Bu önermeyi kanıtlamasına gerek yoktu aslında. Bir kedi, tam sevilmeye alışmışken ortadan kaybolur; tam kaybolmuşken gelip klavyenin üstüne oturur. Nedensizliğin estetiğini savunur. Okuyucuya açıklama yapmaz. Yapıtına sadık kalır ama yazara değil.
Bakın, tam şu anda sizinle konuşuyorum. Evet, siz. Metnin dışında olduğunu sanan siz. Kediler bunu hep yapar. Dördüncü duvarı umursamazlar. Onlar için duvar, tırmanılacak bir yüzeyden ibarettir.
Bu yüzden postmodernliği seçmişti. Çünkü klasik bir anlatı, kedilerin dünyasını taşıyamazdı. Giriş, gelişme, sonuç… Bir kedinin kuyruğu gibi düz bir çizgi beklemekti bu. Oysa kedi, kuyruğunu bile bazen kendi sanır, bazen yabancı.
Bir zamanlar bir öykünün başına “Bu bir öyküdür” diye yazmayı denemişti. Sonra vazgeçmişti. Kediler hiçbir zaman “ben kediyim” demezdi. Sadece kapının önünde durur, içeri mi girmek istediklerini anlamanızı beklerlerdi. Anlamazsanız da sorun değildi; başka bir kapı vardı mutlaka.
Metnin ortasında bir yerde durup çay koymayı düşündü. Bu ayrıntının gereksiz olduğunu fark etti. Ama yine de yazdı. Çünkü postmodernlik biraz da gereksiz olanı ciddiye almaktı. Kediler bunu hep yapardı: En pahalı oyuncağın yanından geçip naylon poşetle oynamak gibi.
Şimdi burada bir kedi olmalıydı. Okuyucunun dikkatini dağıtacak, belki bu paragrafı atlamasına neden olacak bir kedi. Yoksa bu metin eksikti. Belki de o kedi, bu satırları okurken telefonunuza gelen bildirimdi. Kim bilir.
Zaten kim bilir demek, bu öykünün asıl cümlesiydi.

Yorumlar
Yorum Gönder