Bunu yazıya döken biri olduğunu biliyordum. Kara bilmiyordu. O, gölgenin gerçekten serin olduğuna inanıyordu; ben ise serinliğin biraz da iyi seçilmiş bir cümleden geldiğini. Aramızdaki fark buydu. Kara uyurdu, ben fark ederdim.
Şimdi burada durup şunu söylemem gerekiyor: Ben aslında bu öykünün sonunda ortaya çıkacak bir karakterdim. Ama yazar sabırsızlandı. Ya da okur. Ya da ikisi aynı kişi. Postmodern metinlerde bu tür ayrımlar yapılmaz, yapılır gibi yapılır.
Ceviz ağacı vardı. Bu önemli. Çünkü her metin biraz ağaç ister; kök, gövde, dallar diye düşünülür. Oysa ben dallardan yanayım. Rüzgârın savurduğu, hangi cümleye tutunacağını bilmeyen yapraklardan.
Kara gözlerini açmadan mırıldandı. Ne dediğini hatırlamıyorum. Zaten hatırlanmayan şeyler daha sahici oluyor. Yazar da bunu severdi. Unutulan diyaloglar, yazılamayan rakı masaları, yarım kalan bloglar.
"Burada kalalım," dedim. Kime dediğimi bilmeden. Belki Kara’ya, belki yazara, belki bu satırları okurken bir an durup pencereye bakacak olan sana.
Biliyorum, fark ettin. Şimdi sen varsın. Hep vardın. Ama ben seni yeni çağırdım. Çünkü biri fark etmeden bu öykü tamamlanmış sayılmazdı.
Rüzgâr biraz daha sert esti. Yapraklar hışırdadı. Bu sesin betimleme olduğunu sandın, değil. Bu, metnin kendisi.
Kara yeniden uykuya daldı. Ben uyanık kaldım. Bir öyküde birilerinin uyanık kalması gerekir. Genelde kadınlar kalır; bu da küçük, sessiz bir itirazdır.
Öykü burada bitiyor sanma.

Yorumlar
Yorum Gönder