Tabelada yön vardı ama mesafe yoktu. Ok vardı, varış yoktu. Ankara işi bu. İstanbul’da tabelalar acele ettirir, Ankara’dakiler oyalardı. Biri seni götürür, diğeri seni tutar.
Kediyi bekliyorum hâlâ. Öykünün adı öyle, hatırlatayım dedim.
Kuzen tabelayı parmağıyla işaret etti. Parmağı tabeladan daha kararlıydı.
"Bak," dedi, "buradan her yere gidiliyor."
Bu cümle tanıdıktı. Ya bir şarkıdan, ya bir belediye afişinden, ya da daha önce yazmaya başlayıp yarım bıraktığım bir öyküden kalma. Metinler böyle dolaşır şehirler arasında; otobüsle değil, kulaktan.
Burada yazar araya girmek istiyor. "Aslında bu tabela Ankara’da," demek istiyor. Ama demiyor. Çünkü postmodern bir metinde coğrafya da güvenilmezdir. İstanbul’da dolaşıp Ankara’yı düşünmek mümkündür. Hatta makbuldür.
Kuzen fotoğraf çekti. "Bunu paylaşırım," dedi.
Altına ne yazacağını sormadım. Viral olan şeyin yazıyla pek işi yoktur zaten. Bir yanlışlık gerekir, küçük ama inatçı.
Okur şimdi bekliyor olabilir: E, sonra ne oldu?
Hiçbir şey olmadı. En Ankara kısmı da bu. Tabela yerinde kaldı, biz yürüdük. Oklar kimseyi ikna etmedi.
Giderken kuzen arkamdan seslendi:
"Bak, yönünü kaybedersen buraya dönersin."
Dönmedim.
Ama cümle döndü.
Peki kedi nerede?
Şimdi bu satırdasın.
Birazdan başka bir yere bakacaksın.
Tabela hâlâ orada.
Kedi çıkmayacak, belki bir kuş görüp koştu peşinden. Zaten fotoğraftada yokmuş.

Yorumlar
Yorum Gönder