Kuş cıvıltıları, ceviz ağacının gölgesi ve yaprakları hışırdatan rüzgar dışında kimse yoktu yanımızda. Kara ile yan yana uzanmıştık, içimiz geçmiş. Bunu yazıya döken biri olduğunu biliyordum. Kara bilmiyordu. O, gölgenin gerçekten serin olduğuna inanıyordu; ben ise serinliğin biraz da iyi seçilmiş bir cümleden geldiğini. Aramızdaki fark buydu. Kara uyurdu, ben fark ederdim. Şimdi burada durup şunu söylemem gerekiyor: Ben aslında bu öykünün sonunda ortaya çıkacak bir karakterdim. Ama yazar sabırsızlandı. Ya da okur. Ya da ikisi aynı kişi. Postmodern metinlerde bu tür ayrımlar yapılmaz, yapılır gibi yapılır. Ceviz ağacı vardı. Bu önemli. Çünkü her metin biraz ağaç ister; kök, gövde, dallar diye düşünülür. Oysa ben dallardan yanayım. Rüzgârın savurduğu, hangi cümleye tutunacağını bilmeyen yapraklardan. Kara gözlerini açmadan mırıldandı. Ne dediğini hatırlamıyorum. Zaten hatırlanmayan şeyler daha sahici oluyor. Yazar da bunu severdi. Unutulan diyaloglar, yazılamayan rakı masaları, yarım ka...