Ana içeriğe atla

Kayıtlar

kedi 4/7

Kuş cıvıltıları, ceviz ağacının gölgesi ve yaprakları hışırdatan rüzgar dışında kimse yoktu yanımızda. Kara ile yan yana uzanmıştık, içimiz geçmiş. Bunu yazıya döken biri olduğunu biliyordum. Kara bilmiyordu. O, gölgenin gerçekten serin olduğuna inanıyordu; ben ise serinliğin biraz da iyi seçilmiş bir cümleden geldiğini. Aramızdaki fark buydu. Kara uyurdu, ben fark ederdim. Şimdi burada durup şunu söylemem gerekiyor: Ben aslında bu öykünün sonunda ortaya çıkacak bir karakterdim. Ama yazar sabırsızlandı. Ya da okur. Ya da ikisi aynı kişi. Postmodern metinlerde bu tür ayrımlar yapılmaz, yapılır gibi yapılır. Ceviz ağacı vardı. Bu önemli. Çünkü her metin biraz ağaç ister; kök, gövde, dallar diye düşünülür. Oysa ben dallardan yanayım. Rüzgârın savurduğu, hangi cümleye tutunacağını bilmeyen yapraklardan. Kara gözlerini açmadan mırıldandı. Ne dediğini hatırlamıyorum. Zaten hatırlanmayan şeyler daha sahici oluyor. Yazar da bunu severdi. Unutulan diyaloglar, yazılamayan rakı masaları, yarım ka...

kedi 3/7

"Ah kuzum kıyamam sana. Bu soğukta sıcak bir yer olsun diye mi oturdun oraya?" Vildan görse seni de alır evine diye düşündü yazar. Acaba hangi karakter söylemiş olsa bunu, emin olamadı. Yoksa karakter yerine kendi fikrim olarak mı kalsa, ilk öyküdeki postmodern tavra selam kabilinden. "İyi gidiyor, hem okuyucuların sayısı, hem Instagram hesabının takipçileri artıyor her geçen gün. Kemal ile rakı masamızı yazamadın, ne zamandır bekliyorum." "Ergin Hocam?" "Hiç yan çizme. Blogunun ilk öyküsünün gizli kahramanıyken adımı unuttu okuyucular. Kaç hafta geçti üstünden bir yazamadın şu koduğumun yazısını." Hiç Ergin gibi gelmedi bu sözler. Hiç Ergin gibi gelmedi bu sözler. Ergin küfretmezdi. En fazla susardı. Suskunluğu bile cümleydi onun. Oysa bu ses aceleciydi; okunmak isteyen, hatırlatılmak isteyen bir sesti. Belki de Ergin değildi konuşan. Belki algoritmaydı. Ya da yazara içerik takvimi gönderen o görünmez baskı. Kedi, tam bu sırada kedi sobanın ön...

kedi 2/7

"Yerim ben senin o görmeden bakan gözlerini. Kardeşlerin nerede? Size çok şaşıracağınız bir haber vereceğim." "Hep bir heyecan, hep bir coşku. Biraz sal be Vildan. Bunca sene aynı evi paylaşıyoruz, hiç mi bir şey öğrenemedin bizden." "Keşke anlayabilsem ne söylediğini. Sanki hissettin hayatımızda bir takım değişiklikler olacağını ama endişelenmeyin. Siz, evin kraliçeleri olmaya devam edeceksiniz elbette." Bu noktada anlatıcının susması gerekirdi. Çünkü kediler konuşurken insanlar susmalıydı; bunu daha önce bir yerlerde okumuştuk. Belki Cortázar’ın bir merdiven tarifinde, belki de Borges’in hiç yazılmamış bir dipnotunda. Hatırlamamak daha güvenliydi. Vildan, mutfak tezgâhına yaslandı. Çaydanlık fokurdamıyordu ama sahne buna uygundu. Kediler, anlatının devam edip etmeyeceğini tartar gibi bakıyorlardı. Okuyucu da öyle. Aradaki fark, kedilerin metnin farkında olmasıydı. "Yeni bir düzen," dedi Vildan, cümleyi özellikle eksik bırakarak. Eksik cümleler ...

kedi 1/7

Postmodern bir tavırla yazmaya karar vermişti bu hafta. Kimi öyküde okuyucuyla doğrudan konuşacak, yazılanın kurgudan ibaret olduğunu hatırlatacak ögeler yerleştirecekti metnin içine. Metinler arası ve bilinç akışı denemeleri de ekleyecekti kimi günler. Tüm bunları yapmasının bir nedeni vardı elbette.  Kediler... Kediler, postmodern canlılardır. Bu önermeyi kanıtlamasına gerek yoktu aslında. Bir kedi, tam sevilmeye alışmışken ortadan kaybolur; tam kaybolmuşken gelip klavyenin üstüne oturur. Nedensizliğin estetiğini savunur. Okuyucuya açıklama yapmaz. Yapıtına sadık kalır ama yazara değil. Bakın, tam şu anda sizinle konuşuyorum. Evet, siz. Metnin dışında olduğunu sanan siz. Kediler bunu hep yapar. Dördüncü duvarı umursamazlar. Onlar için duvar, tırmanılacak bir yüzeyden ibarettir. Bu yüzden postmodernliği seçmişti. Çünkü klasik bir anlatı, kedilerin dünyasını taşıyamazdı. Giriş, gelişme, sonuç… Bir kedinin kuyruğu gibi düz bir çizgi beklemekti bu. Oysa kedi, kuyruğunu bile bazen k...

Park 7/7

"Ay ne kadar tatlısın sen." "Gel bakalım buraya Sarman, bey mi hanım mı?" Aa, gerçekten benim fotoğrafımı koymuş. Bu sefer açılsınlar lütfen sevgili yazar. Bu sözlerimi iç ses olarak değerlendirdin sanırım. Konuşma işareti falan da koymamışsın. Aman, neyse ne. Konuşma meraklısı değilim.  "Çay bahçesine geldik bile. Şu havuzun kenarındaki masaya oturalım mı?" "Olur. Kahvaltılık bir şeyler de var mıdır acaba?" "Kedi için değil mi?" "Baksana, aç belli." Yazarcığım, beni bırak lütfen. Haydi sadede gelin. Bu arada illa bir şeyler söyleyeceklerse salam rica ediyorum. "Pardon bakar mısınız?" "Buyurun hanımefendi." "Mehmet sade kahve değil mi?" "Evet, iki sade kahve, bir de salam, sosis gibi bir şeyler var mıydı sizde?" "Kedi için mi salam, sosis." "Evet, lütfen." Ama yazar, söz vermiştin. Salam ve sosis ile kandırma beni ne olur... "Mehmet, diyorum ki." "Vilda...

Park 6/7

"Hey, yazar. Bir bakabilecek misin?" "Kim konuşuyor?" "Yazan sen olduğuna göre kimin konuştuğunu da anladın elbette." "Sarman?" "Tipik yazar numaraları. Sarman ve soru işareti. Çok yaratıcı, peh." "Beğenmedin galiba." "Beğenmedim, doğru bildiniz beyefendi. Ancak beğenmediğim beni konuşturma şeklin değil, şu Mehmet ile Vildan'a yaptıkların." "Nasıl yani?" "Bak hâlâ devam ediyorsun. Yeter bu insanların senden çektiği. Kaç haftadır açılamıyorlar. Yok tramvay geçiyor, yok Elif giriyor araya. Hele bir hafta o Elif'le baş başa geçti. Yüreğim ağzıma geldi." "Kıyamam sana. O zaman senin yakın plan fotoğrafın ile Vildan ve Mehmet'i bir araya getirelim yarın." "Gerçekten yapar mısın?" "Yarına kadar sabret."

Park 5/7

Mevsimler değişiyor orası kesin. Bu gidişle İzmir'deki gibi su kesintileri başlayacak diye korkuyorum. Böyle güzel bir parkta dolaşırken can sıkıcı şeyleri düşünmemek gerek aslında. Hayat, paylaştıkça keyifli. Bak, buraya tek gelsen, ki Mehmet'e söylemedin ama kaç kez geldin aslında tek başına, aynı şey olmuyor. Çiçekler, ağaçlar ve kediler, yanındakine göstermeden, onlar üzerine konuşmadan... Yalnızlık zor be Vildan. Y ağmurlar dışında konuşacak bir şeylerimiz olacak mı acaba bugün?