Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Gemide 7/7

"Haydi Bulut, gidelim." dedi adam. Bulut, ikiletmeden kalktı yerinden.

Gemide 6/7

"Rumeli Kavağı'nda mı insek yoksa Anadolu Kavağı'nda mı?" "Anadolu Kavağı'nda bekleyecek değil mi gemi?" "Evet, 3 saat orada. Aslına bakarsan Rumeli tarafında şık balık lokantaları var. Kalkanıyla meşhur bir yer var adını duymuşsun kesin." Adını bilse de yazmamaya karar verdi yazar. Kahramanlarım ismini verirse reklama girer belki diye düşündü. Bir önceki cümlede isminin geçmesinin, metnin doğal akışı içinde değerlendirileceğinden emindi. Postmodernizme selam gönderen tavrı sevdiğine karar verdi. "O zaman Anadolu'ya geçelim, bir tepe varmış. Oraya da çıkarız hem. 3 saat az zaman değil. Yemeğe de yeter dolaşmaya da." "Misafir olan sensin, nasıl dersen." "Hepimiz misafir değil miyiz bu dünyada."  

Gemide 5/7

Hayat ne garip diye düşündü Meryem. Güneş gözlüğünü çıkarmayan, kendini beğenmiş biri olduğunu düşünmüştü adamın. Arda'nın sevme isteğine verdiği yanıtı da fazla ukalaca bulmuştu. Söylemese fark etmezdi gerçekten. Şimdi bir şey söylemesi gerekiyordu, ama söyleyecek bir şey bulamıyordu.  Sessizlik uzadıkça, söze başlamak güçleşiyordu. "Sen hangi takımı tutuyorsun amca?" Hay aklınla bin yaşa Arda, ne güzel bozdun sessizliği. "Benim değişiyor tuttuğum takım." "Nasıl yani?" "O sene kim iyi gidiyorsa onu tutuyorum. Sana da tavsiye ederim."

Gemide 4/7

"Amca, adı ne köpeğin?" "Bulut" "Ne güzelmiş senin adın." "Senin adın ne?" "Arda" "Hangi takımı tutuyorsun Arda?" "Galatasaray." "Amca, sen neden güneş gözlüğü takıyorsun, o kadar güneş yok ki." "Ardacığım o nasıl soru öyle, rahatsız oluyor belki aydınlıktan." "Aslında güneşten hiç rahatsız olmuyorum, güneşi çok az görebiliyorum çünkü. Bulut benim rehber köpeğim." "Hiç rehber köpek görmemiştim." "Belki karşılaşmışsınızdır daha önce ama fark etmemişsinizdir. Bulut'un rehber olduğunu da fark etmediniz." "Haklısınız." 

Gemide 3/7

Şehir hatları gemisi Sarıyer'den binenlerle yoluna Rumeli Kavağı'na doğru devam ediyordu. Hava güneşli ama soğuktu. Boğazın çıkışına ilerlerken sahildeki manzara değişmişti. Ne kıyıda yalılar ne sırtlarda gökdelenler, varsa yoksa yeşillik ve arada görülen tek tük binalar. Yazar tam da bu satırda durdu. Çayından bir yudum aldıktan sonra iyi bilmediği bir bölgeyi tanımlarken hata yapmaktan endişe duydu. Soğumaya yüz tutmuş çayından bir yudum daha aldı, dışarıda esen deli rüzgarı dinledi bir süre. Fırtına olacak diyordu hava tahmini, doğru çıktı diye düşündü. Öykünün dört bileşenin hiç birisi yok bu metinde, zorlayarak kişi ve zamanı bulsak bile olayın olmadığı bir metne öykü diyebilir miyiz?  Sanırım karanfil konulmuş çaya, bergamot aromasını bastırmış. Köpek, rehber köpek mi olsa? Adam görme engelli olsa mesela, çocuk buna ilişkin sorular sorsa annesine ve adama.  Neyse, bunlar yarının konuları diye yazdı.  Çayı da bitmişti.

Gemide 2/7

"Anne sevebilir miyim?" "Bana sorma evladım, sahibine soralım. Isırır mı sevsek?" "Sağı solu belli olmuyor. Yetişmek için koşturduk biraz yoruldu. Yaşı da var. Huysuzluk edebilir. Uzaktan sevmek aşkların en güzeli der gibi bakıyor." "Bak, iyi ki sorduk. Çok tatlıymış. Kaç yaşında?" "10 senedir benimle birlikte yaşıyor. Sahiplendiğimde 2 yaşında demişlerdi." "12 oluyor o zaman değil mi anne?" "Aferim yakışıklı, sen okula başladın mı?" "Seneye başlayacak amcası." "Yeni nesil erken öğreniyor her şeyi." "Öyle gerçekten, okuma yazmayı da söktü ablasının ödev yapmasını izlerken, seneye ne yapacak bilmiyorum." Neyse affettim seni. Çocuktan kurtardın. Gerçekten hiç çekemeyecektim.   

Gemide 1/7

"Nefes nefese kaldık belki ama değdi. Koşmasak yetişemezdik." Kendi fikriymiş sanki koşmak. Hayatı sakin yaşamak istiyorum, hiç bir yere koşarak gitmedim bugüne kadar demiyor muydun az önce. Şimdi hatırlatsam gene anlamayacak beni. En iyisi huyuna gitmek. Hep mi böyleydi diye düşünüyorum arada, aşkın gözü kördür derler, doğruymuş. Hoş hâlâ görebiliyor muyum emin değilim.  "Haydi üst kata çıkalım. Ön güvertede yer varsa orada otururuz." Belki ben üst kata çıkmak istemiyorum. Belki güverte yerine salonda oturacağım. Hep senin istediklerini yapıyoruz.  "Nazlanma ama, merak etme su kabın yanımda. Hemen koyacağım suyunu."

yeni 7/7

Whatsapp'tan arasam ayıp olur mu? Adamın numarasını aldıktan sonra bir iki konuşmuş olsaydım keşke. Şimdi ilk aramayı whatsapp'tan yapmak, ne bileyim, pek uygun gibi gelmiyor bana. Neyse ne, Tiber nehrinin kenarına beni getiren adama nehrin kenarındayken teşekkür etmek istememde yanlış bir şey yok. "Elif Hanım merhaba. Bende diyordum öyküsever Elif Hanım hiç aramadı diye." "Hep aklımdaydınız ama denk gelmedi Haldun Bey. Nasılsınız?" "İyiyim, hep aynı şeyler. Görüntülü mü arayacaktınız acaba diye düşündüm whatsapp araması olunca." "Öyle yapalım uygunsa sizin için." "Uygun uygun, sahilde oturuyorum." "Bakın bakalım ben neredeyim?" "Bir nehir kenarı ama çıkartamadım. Sanki İstanbul değil burası?" "Doğru tahmin. Son haftam kalsa Roma'ya giderim demiştim ya size. Dedim, son haftam olmadığını nereden biliyorum, en güzeli gideyim hâlâ gidecek enerjim varken." "Ne kadar iyi yapmışsınız. Benim için ...

yeni 6/7

Uzun süre bakıp durdum bu merdivenlere. Aynı yerden başlayıp aynı yere ulaşan iki merdiven olsalar da başlangıç ve bitiş anları dışında yolları kesişmiyor. Rehberlerin sesleri, telaşlı kalabalıklar, sabırsız ve yorgun çocuklar... Etrafımda bitmeyen hareketliliğin ortasında merdivenlerin başından ayrılamadım. Bir kaç kare fotoğrafını çeksem de bende oluşturduğu düşünceleri fotoğraf karesine hapsedemeyeceğimi anlayınca bıraktım yürüyenleri flu, merdivenleri net çekme çabasını.  Birbirini sarmalayarak aynı hedefe ilerleyen ve yolu hiç kesişmeyen iki merdiven. Haldun Bey'in sorusuna verdiğim yanıtın beni getirdiği Roma'da, daha doğrusu Vatikan Şehri'nde merdivenlere bakıp düşünüyorum acaba kimlerle birbirimize değmeden ilerliyoruz hayat yolculuğunda. Belki de her gün yanından geçtiğimiz insanlar, bizimle aynı yerden başlayıp aynı sona yürüyen ama hiç karşılaşmayan yol arkadaşlarımız. Kısa bir bakış, yarım bir cümle ya da hiç yaşanmamış bir selam… Merdivenler gibi, düzenli ve me...

yeni 5/7

"Elif Hanım madem Roma'ya gideceksiniz sizden ricam Kolezyum fotoğraflarını günün farklı saatlerinde çekmeniz. Her ışıkta ayrı güzellikler fark edeceksiniz." Böyle demişti Hasan Hocam. Dediği kadar varmış. Gün batarken daha bir güzel, şu çiçekleri kareye alma fikri fena değil bence. İstanbul'a dönünce Hasan'a da göstereyim, bakalım beğenecek mi? Deklanşöre basmadan önce birkaç saniye bekliyorum. İnsanlar kadrajdan çıkmıyor; kimisi aceleyle yürüyor, kimisi durup aynı benim gibi bakıyor. Kolezyum hiç umursamıyor bizi. Yüzyıllardır aynı yerde, aynı sabırla duruyor. Belki de en iyi pozlarını, kimsenin fark etmediği anlarda veriyordur. Bir fotoğraf daha çekiyorum. Bu sefer ışık daha yumuşak, taşların üzerindeki gölgeler derinleşmiş. Çiçekler biraz eğilmiş, sanki onlar da akşamı hissediyor. Hasan Hoca haklıymış; aynı şey değil bu, bir öncekine benzemiyor. Aynı yer, aynı yapı ama başka bir hâl. Telefonu cebime koyup bir süre sadece bakıyorum. Fotoğraf çekmeyince eksik ka...

yeni 4/7

Hayat her yerde benzer telaşlarla geçip gidiyor. Sanat, benzersize özlemimizin bir sonucu mu? Sanat eserleri benzersiz mi ki? Şu heykeli yaparken ne düşünüyordu acaba sanatçı? Bakışlardaki anlamı mı yoksa alacağı ödeme ile borçlarını kapatmayı mı? Müzenin içinde zaman biraz daha ağır akıyor sanki. Ayak sesleri bile ölçülü, fısıltılar bile utanarak yükseliyor. Heykel tam ortada duruyor; ne aceleci ne de telaşlı. Dışarıdaki hayatın tüm koşuşturması cam kapıların ardında kalmış. Burada beklemek serbest, hatta teşvik ediliyor. Heykelin yüzünde sert bir ifade, kararlı da denilebilir. Her bakan kendi birikimiyle bir anlam çıkartıyor. Belki de bu yüzden müzeler var: Cevaplardan çok sorular biriktirmek için. Sanatçı bu yüzü yaparken gerçekten ne hissediyordu, bilmiyorum. Ama şu an ben, kendi yorgunluğumu bırakıyorum onun üzerine. O sessizce taşıyor. Yanımdan geçen bir görevli kısa bir bakış atıyor heykele, sonra bana. Günde kaç kere aynı şeye bakınca, insan görmeyi bırakır acaba? Yoksa tam t...

yeni 3/7

Haldun Bey'le o vapur gezisinde tanışmasak aklımın ucundan geçmezdi Roma'ya gitmek. Gerçi öleceğine bir hafta kaldığını öğrensen ne yapardın sorusuna Roma'ya giderdim demiştim ama aslında sıradan bir yanıt vermemek için uydurmuştum o an, itiraf ediyorum.  Sonra epey düşündüm bu soruyu ve yanıtımı, dedim neden olmasın. Memur emeklisinin ikilemi, yeşil pasaportu var ama seyahat edecek maaşı yok. Neyse ki kenarda üç beş birikmiş vardı da geldim bu kadim başkente.  Doğu Roma'nın başkentinden Batı Roma'nın başkentine. Fotoğraf kursunun faydasını görecek miyim bakalım.   

yeni 2/7

"Fotoğrafta kompozisyon önemli, gördüğünüz ile göstermek istediğiniz farklı şeyler. Bir kareyi oluştururken sizi anı fotoğrafçısından ayıracak olan çerçeveniz, yani kompozisyon. İlerideki köprüyü nasıl yorumlayacağınızı merak ediyorum." Madem sene değişiyor, senelerdir uzak durduğum fotoğrafçılığa bir şans vereyim dedim. Hocanın anlattıklarını kendi kendime tekrarlayarak "oluşturdum" bu kareyi. Diyagonal bir çizgiyle köprüyü altın kesime uygun yerleştirdim. "Çektiklerimizi gösterelim mi?" "Şimdi bakmayacağız Elif Hanım. Haftaya kursta herkesin çektiğine birlikte göz atacağız. Herkes farklı açılardan oluşturuyor karesini. Ben de merakla bekliyorum." Merakla beklenecek bir şeyin olması bile güzel. Seveceğim galiba fotoğrafı.    

yeni1/7

Bu kadar uzaktan görebileceğimden emin değilim. Geç kaldım, ne zaman vaktinde halledebildim ki işlerimi. Geç olsun güç olmasın derdi annem. Benim işlerim hem geç hem güç oldu. Kimisi ise hiç oldu. Gene geldi Esra, oysa karar vermiştin Yeni Esra olmaya. Kolay mı senelerin alışkanlığını değiştirmek, bir kararla. Her yaptığımı acımasızca eleştiren biriyle yaşamaya o kadar alışmışım ki başka türlüsü olmazmış gibi geliyor.  Dünya güneşin etrafındaki dönüşünü tamamlayacak bir kez daha. Yolculuğunu bir kez daha kazasız belasız bitirmesini kutlayacağım ben de. 365 gün 6 saat boyunca ben neler yaptım acaba? Kutlanacak bir şey var mı benim yolculuğumda da? Esra, içimi karartıyorsun. Giderek solgunlaşacak ve yeninin içinde eski bir anı olarak kalacaksın. Anda kal derdi Ergin burada olsa. Plan yapma, anı yaşa. Birazdan son anons yapılacak, ışıklar kararacak ve şef girecek orkestra çukuruna. Buradan girdiğini göremeyeceğim ama alkışlara eşlik edeceğim. Başlarken alkışlayacağız orkestrayı, nası...

kedi 7/7

"Bakalım sevecek misiniz Mehmet'i. O çok seviyormuş kedileri." Şimdi itiraz edeceksin biliyorum. "Mehmet'in kedi sevdiğini zaten biliyorduk" diyeceksin. Haklısın. Ama yazar dediğin herkesi düşünmeli. Sen düzenli bir okursun anlaşılan, ama herkes öyle değil. Mehmet kedileri seviyor, evet. Bunu fazla ciddiye alma. Ben de almadım. Ama yazdım. Çünkü okur kedi görünce yumuşuyor, yazar da bunu bildiği için utanmadan kullanıyor. Şu an bunu konuşuyor olmamız bile yeterince kanıt. "Peki ben Mehmet’i sevmek zorunda mıyım?" diye soruyorsun. Hayır. Ama sevmemen de metnin bir parçası artık. Bu hafta biraz postmodern takıldık. Metin kendiyle konuştu, ben araya girdim, sen de durup baktın. Haftaya neler olur, ben de bilmiyorum. Ben yazdım, gerisi sana kaldı. Arada bir kedi geçti. O her zamanki gibi kimseye danışmadı. 🐾

kedi 6/7

  "Şu fotoğrafa baksana. En son ne zaman böyle bulutlar gördün gökyüzünde?" "Yapma İsmet, başlama gene. Haydi gel çıkalım biraz. Vildanlarla buluşacağım, sen de gel." "Vaay, Vildanlar oldu şimdi değil mi? Ben söylesem Mehmetler mi demem gerekiyordu?" "Alemsin, Mehmet ve Vildan işte." İsmet telefonu cebine koydu. Gitmek fikri onu rahatlattı ama varmak aynı etkiyi yapmadı. Bazıları yürümeyi severdi, varışları değil. Kaldırımın kenarında bir kedi duruyordu. Ne çağıranı vardı ne bekleyeni. İsmet onu kıskandı. Bir yere ait olmadan durabilmek ciddi bir meziyetti. Kedi yürüdü. Rastgele değil, öyleymiş gibi. İsmet arkasından baktı, sonra ters yöne döndü. Buluşmaya geç kalınabilirdi. Bir şehrin içinde aylak kalmak da bir tercihti. Yazar bunu yazdı. Okur durdu. Kedi çoktan kaybolmuştu.

kedi 5/7

"Sana söylemiştim Kuzen. Hele bir gel Ankara'ya bak ben seni nerelere götüreceğim diye."  Yok, hayır düşündüğüm şey olmadığını söyle lütfen, kuzeniyle birlikte İstanbul'un farklı yerlerini gezerken Ah Ankara diye iç geçiren isimsiz karakterim.  Peki kedi nerede sahneye çıkacak?  "Burasının ne özelliği var anlamadım." "Viral olacak burası. Henüz insanlar pek farkında değil ama." "Ben de farkında olmayanlardanım Kuzen." Çok rica ediyorum, yapma bunu. "Şu tabelayı görüyorsun değil mi desem." Tabelada yön vardı ama mesafe yoktu. Ok vardı, varış yoktu. Ankara işi bu. İstanbul’da tabelalar acele ettirir, Ankara’dakiler oyalardı. Biri seni götürür, diğeri seni tutar. Kediyi bekliyorum hâlâ. Öykünün adı öyle, hatırlatayım dedim. Kuzen tabelayı parmağıyla işaret etti. Parmağı tabeladan daha kararlıydı. "Bak," dedi, "buradan her yere gidiliyor." Bu cümle tanıdıktı. Ya bir şarkıdan, ya bir belediye afişinden, ya da d...

kedi 4/7

Kuş cıvıltıları, ceviz ağacının gölgesi ve yaprakları hışırdatan rüzgar dışında kimse yoktu yanımızda. Kara ile yan yana uzanmıştık, içimiz geçmiş. Bunu yazıya döken biri olduğunu biliyordum. Kara bilmiyordu. O, gölgenin gerçekten serin olduğuna inanıyordu; ben ise serinliğin biraz da iyi seçilmiş bir cümleden geldiğini. Aramızdaki fark buydu. Kara uyurdu, ben fark ederdim. Şimdi burada durup şunu söylemem gerekiyor: Ben aslında bu öykünün sonunda ortaya çıkacak bir karakterdim. Ama yazar sabırsızlandı. Ya da okur. Ya da ikisi aynı kişi. Postmodern metinlerde bu tür ayrımlar yapılmaz, yapılır gibi yapılır. Ceviz ağacı vardı. Bu önemli. Çünkü her metin biraz ağaç ister; kök, gövde, dallar diye düşünülür. Oysa ben dallardan yanayım. Rüzgârın savurduğu, hangi cümleye tutunacağını bilmeyen yapraklardan. Kara gözlerini açmadan mırıldandı. Ne dediğini hatırlamıyorum. Zaten hatırlanmayan şeyler daha sahici oluyor. Yazar da bunu severdi. Unutulan diyaloglar, yazılamayan rakı masaları, yarım ka...

kedi 3/7

"Ah kuzum kıyamam sana. Bu soğukta sıcak bir yer olsun diye mi oturdun oraya?" Vildan görse seni de alır evine diye düşündü yazar. Acaba hangi karakter söylemiş olsa bunu, emin olamadı. Yoksa karakter yerine kendi fikrim olarak mı kalsa, ilk öyküdeki postmodern tavra selam kabilinden. "İyi gidiyor, hem okuyucuların sayısı, hem Instagram hesabının takipçileri artıyor her geçen gün. Kemal ile rakı masamızı yazamadın, ne zamandır bekliyorum." "Ergin Hocam?" "Hiç yan çizme. Blogunun ilk öyküsünün gizli kahramanıyken adımı unuttu okuyucular. Kaç hafta geçti üstünden bir yazamadın şu koduğumun yazısını." Hiç Ergin gibi gelmedi bu sözler. Hiç Ergin gibi gelmedi bu sözler. Ergin küfretmezdi. En fazla susardı. Suskunluğu bile cümleydi onun. Oysa bu ses aceleciydi; okunmak isteyen, hatırlatılmak isteyen bir sesti. Belki de Ergin değildi konuşan. Belki algoritmaydı. Ya da yazara içerik takvimi gönderen o görünmez baskı. Kedi, tam bu sırada kedi sobanın ön...

kedi 2/7

"Yerim ben senin o görmeden bakan gözlerini. Kardeşlerin nerede? Size çok şaşıracağınız bir haber vereceğim." "Hep bir heyecan, hep bir coşku. Biraz sal be Vildan. Bunca sene aynı evi paylaşıyoruz, hiç mi bir şey öğrenemedin bizden." "Keşke anlayabilsem ne söylediğini. Sanki hissettin hayatımızda bir takım değişiklikler olacağını ama endişelenmeyin. Siz, evin kraliçeleri olmaya devam edeceksiniz elbette." Bu noktada anlatıcının susması gerekirdi. Çünkü kediler konuşurken insanlar susmalıydı; bunu daha önce bir yerlerde okumuştuk. Belki Cortázar’ın bir merdiven tarifinde, belki de Borges’in hiç yazılmamış bir dipnotunda. Hatırlamamak daha güvenliydi. Vildan, mutfak tezgâhına yaslandı. Çaydanlık fokurdamıyordu ama sahne buna uygundu. Kediler, anlatının devam edip etmeyeceğini tartar gibi bakıyorlardı. Okuyucu da öyle. Aradaki fark, kedilerin metnin farkında olmasıydı. "Yeni bir düzen," dedi Vildan, cümleyi özellikle eksik bırakarak. Eksik cümleler ...