Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

yeni 4/7

Hayat her yerde benzer telaşlarla geçip gidiyor. Sanat, benzersize özlemimizin bir sonucu mu? Sanat eserleri benzersiz mi ki? Şu heykeli yaparken ne düşünüyordu acaba sanatçı? Bakışlardaki anlamı mı yoksa alacağı ödeme ile borçlarını kapatmayı mı? Müzenin içinde zaman biraz daha ağır akıyor sanki. Ayak sesleri bile ölçülü, fısıltılar bile utanarak yükseliyor. Heykel tam ortada duruyor; ne aceleci ne de telaşlı. Dışarıdaki hayatın tüm koşuşturması cam kapıların ardında kalmış. Burada beklemek serbest, hatta teşvik ediliyor. Heykelin yüzünde sert bir ifade, kararlı da denilebilir. Her bakan kendi birikimiyle bir anlam çıkartıyor. Belki de bu yüzden müzeler var: Cevaplardan çok sorular biriktirmek için. Sanatçı bu yüzü yaparken gerçekten ne hissediyordu, bilmiyorum. Ama şu an ben, kendi yorgunluğumu bırakıyorum onun üzerine. O sessizce taşıyor. Yanımdan geçen bir görevli kısa bir bakış atıyor heykele, sonra bana. Günde kaç kere aynı şeye bakınca, insan görmeyi bırakır acaba? Yoksa tam t...

yeni 3/7

Haldun Bey'le o vapur gezisinde tanışmasak aklımın ucundan geçmezdi Roma'ya gitmek. Gerçi öleceğine bir hafta kaldığını öğrensen ne yapardın sorusuna Roma'ya giderdim demiştim ama aslında sıradan bir yanıt vermemek için uydurmuştum o an, itiraf ediyorum.  Sonra epey düşündüm bu soruyu ve yanıtımı, dedim neden olmasın. Memur emeklisinin ikilemi, yeşil pasaportu var ama seyahat edecek maaşı yok. Neyse ki kenarda üç beş birikmiş vardı da geldim bu kadim başkente.  Doğu Roma'nın başkentinden Batı Roma'nın başkentine. Fotoğraf kursunun faydasını görecek miyim bakalım.   

yeni 2/7

"Fotoğrafta kompozisyon önemli, gördüğünüz ile göstermek istediğiniz farklı şeyler. Bir kareyi oluştururken sizi anı fotoğrafçısından ayıracak olan çerçeveniz, yani kompozisyon. İlerideki köprüyü nasıl yorumlayacağınızı merak ediyorum." Madem sene değişiyor, senelerdir uzak durduğum fotoğrafçılığa bir şans vereyim dedim. Hocanın anlattıklarını kendi kendime tekrarlayarak "oluşturdum" bu kareyi. Diyagonal bir çizgiyle köprüyü altın kesime uygun yerleştirdim. "Çektiklerimizi gösterelim mi?" "Şimdi bakmayacağız Elif Hanım. Haftaya kursta herkesin çektiğine birlikte göz atacağız. Herkes farklı açılardan oluşturuyor karesini. Ben de merakla bekliyorum." Merakla beklenecek bir şeyin olması bile güzel. Seveceğim galiba fotoğrafı.    

yeni1/7

Bu kadar uzaktan görebileceğimden emin değilim. Geç kaldım, ne zaman vaktinde halledebildim ki işlerimi. Geç olsun güç olmasın derdi annem. Benim işlerim hem geç hem güç oldu. Kimisi ise hiç oldu. Gene geldi Esra, oysa karar vermiştin Yeni Esra olmaya. Kolay mı senelerin alışkanlığını değiştirmek, bir kararla. Her yaptığımı acımasızca eleştiren biriyle yaşamaya o kadar alışmışım ki başka türlüsü olmazmış gibi geliyor.  Dünya güneşin etrafındaki dönüşünü tamamlayacak bir kez daha. Yolculuğunu bir kez daha kazasız belasız bitirmesini kutlayacağım ben de. 365 gün 6 saat boyunca ben neler yaptım acaba? Kutlanacak bir şey var mı benim yolculuğumda da? Esra, içimi karartıyorsun. Giderek solgunlaşacak ve yeninin içinde eski bir anı olarak kalacaksın. Anda kal derdi Ergin burada olsa. Plan yapma, anı yaşa. Birazdan son anons yapılacak, ışıklar kararacak ve şef girecek orkestra çukuruna. Buradan girdiğini göremeyeceğim ama alkışlara eşlik edeceğim. Başlarken alkışlayacağız orkestrayı, nası...

kedi 7/7

"Bakalım sevecek misiniz Mehmet'i. O çok seviyormuş kedileri." Şimdi itiraz edeceksin biliyorum. "Mehmet'in kedi sevdiğini zaten biliyorduk" diyeceksin. Haklısın. Ama yazar dediğin herkesi düşünmeli. Sen düzenli bir okursun anlaşılan, ama herkes öyle değil. Mehmet kedileri seviyor, evet. Bunu fazla ciddiye alma. Ben de almadım. Ama yazdım. Çünkü okur kedi görünce yumuşuyor, yazar da bunu bildiği için utanmadan kullanıyor. Şu an bunu konuşuyor olmamız bile yeterince kanıt. "Peki ben Mehmet’i sevmek zorunda mıyım?" diye soruyorsun. Hayır. Ama sevmemen de metnin bir parçası artık. Bu hafta biraz postmodern takıldık. Metin kendiyle konuştu, ben araya girdim, sen de durup baktın. Haftaya neler olur, ben de bilmiyorum. Ben yazdım, gerisi sana kaldı. Arada bir kedi geçti. O her zamanki gibi kimseye danışmadı. 🐾

kedi 6/7

  "Şu fotoğrafa baksana. En son ne zaman böyle bulutlar gördün gökyüzünde?" "Yapma İsmet, başlama gene. Haydi gel çıkalım biraz. Vildanlarla buluşacağım, sen de gel." "Vaay, Vildanlar oldu şimdi değil mi? Ben söylesem Mehmetler mi demem gerekiyordu?" "Alemsin, Mehmet ve Vildan işte." İsmet telefonu cebine koydu. Gitmek fikri onu rahatlattı ama varmak aynı etkiyi yapmadı. Bazıları yürümeyi severdi, varışları değil. Kaldırımın kenarında bir kedi duruyordu. Ne çağıranı vardı ne bekleyeni. İsmet onu kıskandı. Bir yere ait olmadan durabilmek ciddi bir meziyetti. Kedi yürüdü. Rastgele değil, öyleymiş gibi. İsmet arkasından baktı, sonra ters yöne döndü. Buluşmaya geç kalınabilirdi. Bir şehrin içinde aylak kalmak da bir tercihti. Yazar bunu yazdı. Okur durdu. Kedi çoktan kaybolmuştu.

kedi 5/7

"Sana söylemiştim Kuzen. Hele bir gel Ankara'ya bak ben seni nerelere götüreceğim diye."  Yok, hayır düşündüğüm şey olmadığını söyle lütfen, kuzeniyle birlikte İstanbul'un farklı yerlerini gezerken Ah Ankara diye iç geçiren isimsiz karakterim.  Peki kedi nerede sahneye çıkacak?  "Burasının ne özelliği var anlamadım." "Viral olacak burası. Henüz insanlar pek farkında değil ama." "Ben de farkında olmayanlardanım Kuzen." Çok rica ediyorum, yapma bunu. "Şu tabelayı görüyorsun değil mi desem." Tabelada yön vardı ama mesafe yoktu. Ok vardı, varış yoktu. Ankara işi bu. İstanbul’da tabelalar acele ettirir, Ankara’dakiler oyalardı. Biri seni götürür, diğeri seni tutar. Kediyi bekliyorum hâlâ. Öykünün adı öyle, hatırlatayım dedim. Kuzen tabelayı parmağıyla işaret etti. Parmağı tabeladan daha kararlıydı. "Bak," dedi, "buradan her yere gidiliyor." Bu cümle tanıdıktı. Ya bir şarkıdan, ya bir belediye afişinden, ya da d...

kedi 4/7

Kuş cıvıltıları, ceviz ağacının gölgesi ve yaprakları hışırdatan rüzgar dışında kimse yoktu yanımızda. Kara ile yan yana uzanmıştık, içimiz geçmiş. Bunu yazıya döken biri olduğunu biliyordum. Kara bilmiyordu. O, gölgenin gerçekten serin olduğuna inanıyordu; ben ise serinliğin biraz da iyi seçilmiş bir cümleden geldiğini. Aramızdaki fark buydu. Kara uyurdu, ben fark ederdim. Şimdi burada durup şunu söylemem gerekiyor: Ben aslında bu öykünün sonunda ortaya çıkacak bir karakterdim. Ama yazar sabırsızlandı. Ya da okur. Ya da ikisi aynı kişi. Postmodern metinlerde bu tür ayrımlar yapılmaz, yapılır gibi yapılır. Ceviz ağacı vardı. Bu önemli. Çünkü her metin biraz ağaç ister; kök, gövde, dallar diye düşünülür. Oysa ben dallardan yanayım. Rüzgârın savurduğu, hangi cümleye tutunacağını bilmeyen yapraklardan. Kara gözlerini açmadan mırıldandı. Ne dediğini hatırlamıyorum. Zaten hatırlanmayan şeyler daha sahici oluyor. Yazar da bunu severdi. Unutulan diyaloglar, yazılamayan rakı masaları, yarım ka...

kedi 3/7

"Ah kuzum kıyamam sana. Bu soğukta sıcak bir yer olsun diye mi oturdun oraya?" Vildan görse seni de alır evine diye düşündü yazar. Acaba hangi karakter söylemiş olsa bunu, emin olamadı. Yoksa karakter yerine kendi fikrim olarak mı kalsa, ilk öyküdeki postmodern tavra selam kabilinden. "İyi gidiyor, hem okuyucuların sayısı, hem Instagram hesabının takipçileri artıyor her geçen gün. Kemal ile rakı masamızı yazamadın, ne zamandır bekliyorum." "Ergin Hocam?" "Hiç yan çizme. Blogunun ilk öyküsünün gizli kahramanıyken adımı unuttu okuyucular. Kaç hafta geçti üstünden bir yazamadın şu koduğumun yazısını." Hiç Ergin gibi gelmedi bu sözler. Hiç Ergin gibi gelmedi bu sözler. Ergin küfretmezdi. En fazla susardı. Suskunluğu bile cümleydi onun. Oysa bu ses aceleciydi; okunmak isteyen, hatırlatılmak isteyen bir sesti. Belki de Ergin değildi konuşan. Belki algoritmaydı. Ya da yazara içerik takvimi gönderen o görünmez baskı. Kedi, tam bu sırada kedi sobanın ön...

kedi 2/7

"Yerim ben senin o görmeden bakan gözlerini. Kardeşlerin nerede? Size çok şaşıracağınız bir haber vereceğim." "Hep bir heyecan, hep bir coşku. Biraz sal be Vildan. Bunca sene aynı evi paylaşıyoruz, hiç mi bir şey öğrenemedin bizden." "Keşke anlayabilsem ne söylediğini. Sanki hissettin hayatımızda bir takım değişiklikler olacağını ama endişelenmeyin. Siz, evin kraliçeleri olmaya devam edeceksiniz elbette." Bu noktada anlatıcının susması gerekirdi. Çünkü kediler konuşurken insanlar susmalıydı; bunu daha önce bir yerlerde okumuştuk. Belki Cortázar’ın bir merdiven tarifinde, belki de Borges’in hiç yazılmamış bir dipnotunda. Hatırlamamak daha güvenliydi. Vildan, mutfak tezgâhına yaslandı. Çaydanlık fokurdamıyordu ama sahne buna uygundu. Kediler, anlatının devam edip etmeyeceğini tartar gibi bakıyorlardı. Okuyucu da öyle. Aradaki fark, kedilerin metnin farkında olmasıydı. "Yeni bir düzen," dedi Vildan, cümleyi özellikle eksik bırakarak. Eksik cümleler ...

kedi 1/7

Postmodern bir tavırla yazmaya karar vermişti bu hafta. Kimi öyküde okuyucuyla doğrudan konuşacak, yazılanın kurgudan ibaret olduğunu hatırlatacak ögeler yerleştirecekti metnin içine. Metinler arası ve bilinç akışı denemeleri de ekleyecekti kimi günler. Tüm bunları yapmasının bir nedeni vardı elbette.  Kediler... Kediler, postmodern canlılardır. Bu önermeyi kanıtlamasına gerek yoktu aslında. Bir kedi, tam sevilmeye alışmışken ortadan kaybolur; tam kaybolmuşken gelip klavyenin üstüne oturur. Nedensizliğin estetiğini savunur. Okuyucuya açıklama yapmaz. Yapıtına sadık kalır ama yazara değil. Bakın, tam şu anda sizinle konuşuyorum. Evet, siz. Metnin dışında olduğunu sanan siz. Kediler bunu hep yapar. Dördüncü duvarı umursamazlar. Onlar için duvar, tırmanılacak bir yüzeyden ibarettir. Bu yüzden postmodernliği seçmişti. Çünkü klasik bir anlatı, kedilerin dünyasını taşıyamazdı. Giriş, gelişme, sonuç… Bir kedinin kuyruğu gibi düz bir çizgi beklemekti bu. Oysa kedi, kuyruğunu bile bazen k...

Park 7/7

"Ay ne kadar tatlısın sen." "Gel bakalım buraya Sarman, bey mi hanım mı?" Aa, gerçekten benim fotoğrafımı koymuş. Bu sefer açılsınlar lütfen sevgili yazar. Bu sözlerimi iç ses olarak değerlendirdin sanırım. Konuşma işareti falan da koymamışsın. Aman, neyse ne. Konuşma meraklısı değilim.  "Çay bahçesine geldik bile. Şu havuzun kenarındaki masaya oturalım mı?" "Olur. Kahvaltılık bir şeyler de var mıdır acaba?" "Kedi için değil mi?" "Baksana, aç belli." Yazarcığım, beni bırak lütfen. Haydi sadede gelin. Bu arada illa bir şeyler söyleyeceklerse salam rica ediyorum. "Pardon bakar mısınız?" "Buyurun hanımefendi." "Mehmet sade kahve değil mi?" "Evet, iki sade kahve, bir de salam, sosis gibi bir şeyler var mıydı sizde?" "Kedi için mi salam, sosis." "Evet, lütfen." Ama yazar, söz vermiştin. Salam ve sosis ile kandırma beni ne olur... "Mehmet, diyorum ki." "Vilda...

Park 6/7

"Hey, yazar. Bir bakabilecek misin?" "Kim konuşuyor?" "Yazan sen olduğuna göre kimin konuştuğunu da anladın elbette." "Sarman?" "Tipik yazar numaraları. Sarman ve soru işareti. Çok yaratıcı, peh." "Beğenmedin galiba." "Beğenmedim, doğru bildiniz beyefendi. Ancak beğenmediğim beni konuşturma şeklin değil, şu Mehmet ile Vildan'a yaptıkların." "Nasıl yani?" "Bak hâlâ devam ediyorsun. Yeter bu insanların senden çektiği. Kaç haftadır açılamıyorlar. Yok tramvay geçiyor, yok Elif giriyor araya. Hele bir hafta o Elif'le baş başa geçti. Yüreğim ağzıma geldi." "Kıyamam sana. O zaman senin yakın plan fotoğrafın ile Vildan ve Mehmet'i bir araya getirelim yarın." "Gerçekten yapar mısın?" "Yarına kadar sabret."

Park 5/7

Mevsimler değişiyor orası kesin. Bu gidişle İzmir'deki gibi su kesintileri başlayacak diye korkuyorum. Böyle güzel bir parkta dolaşırken can sıkıcı şeyleri düşünmemek gerek aslında. Hayat, paylaştıkça keyifli. Bak, buraya tek gelsen, ki Mehmet'e söylemedin ama kaç kez geldin aslında tek başına, aynı şey olmuyor. Çiçekler, ağaçlar ve kediler, yanındakine göstermeden, onlar üzerine konuşmadan... Yalnızlık zor be Vildan. Y ağmurlar dışında konuşacak bir şeylerimiz olacak mı acaba bugün?  

Park 4/7

Bir kez daha başbaşa kaldık, bakalım bu kez cesaretimi toplayabilecek miyim? Hoş Moda'da dolaşırken içimdekileri anlatmıştım ama tramvay mı engel oldu yoksa Vildan mı duymazdan geldi bugün öğreneceğim, gene son anda bir terslik olmazsa.   Futbol maçlarının anlatımına başlayan spikerlerin söylediklerine benzetirsem, hava ve saha koşulları uygun. Her ilişki mücadele bir yerde.  Haydi Mehmet, cesaretini topla ve hayatımızın kalanını birlikte geçirelim deyiver. 

Park 3/7

"Hiç yağmur yağmıyor, nasıl bir sonbahar anlayamadım." "Sen gelmeden ben de onu düşünüyordum. İsmet'in söyledikleri aklıma geldi." "Ne diyor İsmet Bey?" "Bulutlarımızı çalıyorlarmış. Yağmurların bu kadar azalmasının sebebi buymuş." "İlginç, hiç duymamıştım." "İsmet'e göre bu bilgiyi halktan gizliyorlarmış. Halktan gizlenen bir bilgiye İsmet nasıl ulaşmış diye sormayın." "Biri mi çalıyor bilmiyorum ama yağmurların azaldığını görüyorum."

Park 2/7

"Çok bekletmedim inşallah." "Yo, ben de yeni geldim." "Marmaray'a binince kolay ama iş Marmaray'a ulaşmakta." "Raylı sistem gibisi yok gerçekten. Hava, saat hiç fark etmiyor. Hep aynı sürede gidiyor gideceği yere." "Biraz yürüyelim mi yorgun değilsen." "İyi olur Vildan. İleride güzel bir çay bahçesi var. Orada otururuz diye düşündüm." "Ne güzel düşünmüşsün. Bu güzel parka gelmeyeli çok zaman olmuş. Bana uzak buralar. Hoş sana da yakın sayılmaz." "Arada değişiklik yapmak gerek. Hayatın rutinini bozmak iyi oluyor."  

Park 1/7

Yağmur bugün de yağmayacak galiba. Sonbaharın bu kadar yağışsız geçmesi hiç hayra alamet değil. İsmet'in dediğine inanacağım bu gidişle. "Bulutlarımızı çalıp götürüyorlar Mehmetciğim" diyordu son buluşmamızda . Bulutlarımızı kim çalıyor, nereye götürüyor, neden bunu yapıyor gibi türlü sorular sordum ve ilginçtir hepsine yanıt verdi. İnternette bu konuda benzer düşüncelere sahip bir çok insan varmış. İsmet de onlardan etkilendi demek ki. Hülya'ya göre tüm bunların sebebi evde fazla kalmak.  O kadar söylüyorum gel İsmet, parka gel. Dolaşalım, iki adım atalım, ama yok. "Mehmetciğim araştırmalarımı sürdürmek gerek" diyor da başka bir şey demiyor.

Burgazada 7/7

Biriyle konuşmak ne kadar iyi geliyormuş insana. O kadar arkadaşım var ama her birini senelerdir tanıyınca, konuşacak konu bulamıyoruz. Farklı bir insanla konuşmak iyi geldi. Acaba Haldun ne düşünüyor? Sorsam ya doğrudan? "Haldun Bey, çok keyifli bir gün oluyor benim için, siz ne düşünüyorsunuz?" "Tam olarak aynı şeyi düşünüyor ve sormaya çekiniyordum, acaba Elif Hanım sıkıldı mı diye." "Müzeye geldik bile hiç fark etmeden. Bu arada telefon numaralarımızı paylaşalım derim. İstanbul'da da görüşmek isterim sizin için de uygunsa." "Çok memnun olurum."

Burgazada 6/7

Düşüncelerimi okudu sanki. O kadar belli ediyor muyum acaba?  "Yalnızlık diyorum, Nermin'den sonra fark ettim aslında hep iki kişilik düşünüp yaşamışım." "İnsan alışıyor zamanla. Ben neredeyse hep yalnız yaşadım. Tek geliyoruz dünyaya ve tek gidiyoruz buradan. Ne zaman öleceğimizi bilsek farklı yaşar mıydık sence?" "Garip olurdu. Sen ne yapardın, mesela, Allah gecinden versin, haftaya öleceğini bilsen ne yapmak isterdin?" "Roma'ya giderdim herhalde. Bir kaç kez gittim yurtdışına ama Roma'yı görmedim. O ki bir haftalık ömrüm kalmış, son nefesimi Roma'da vermek isterdim. Ya sen?" "Londra'ya kızımın yanına giderdim herhalde. Onu ve torunumu son kez görmek, onları ne kadar çok sevdiğimi yüzlerine bakıp söylemek isterdim."

Burgazada 5/7

Doğa yürüyüşleri, öykü denemeleri, yemek, kediler... Günler böyle geçip gidiyor ama bir boşluk var ki o bir türlü gitmiyor. Nedir bu boşluğun sebebi, bilsen bu güne kadar doldururdun zaten.  Bilmiyor musun gerçekten?  Yalnızsın. Kendi seçimim yalnız olmak, hem hiç de yalnız değilim.  Kedilerim var, öykülerimin kahramanları, arkadaşlarım, kuzenlerimin çocukları...  Hepsi var ama, hepsinin kendi hayatları var. Öykü kahramanlarının bile, ki kimilerinin hayatı epey maceralı. "Yalnızlık zor değil mi Elif Hanım?" "Nasıl?"

Burgazada 4/7

"Öykü yazıyorum demiştiniz. Yayınlıyor musunuz bir yerlerde?"   "Şimdilik yayınlamıyorum. Biraz biriksin, yayınevlerine göndermeye niyetim var." "Önce dergilere falan mı gönderseniz? Bir arkadaşım vardı. O da emekli olduktan sonra başlamıştı edebiyatla ilgilenmeye, daha doğrusu okurluktan yazarlığa geçmeye. Bir kaç online dergide yayınlandı öyküleri." "Online dergiler de mi var?" "Artık her şey online. Basılı derginin maliyetine katlanmak kolay değil. Basmak bir dert ama asıl parayı kargo tutuyormuş. Geçen radyoda anlatıyorlardı." "Sever misin radyo dinlemeyi?" "Radyo gibisi yok. Açık radyo vardı, artık Apaçık radyo oldu ama o da online."

Burgazada 3/7

"Ne içersiniz?" "Ben bir sade Türk kahvesi alayım." "Bana da bir Türk kahvesi ama orta olsun benimki." "Tiramisumuzu da öneririm. Çok beğeniliyor. Kahveyle iyi gider." "Ben istemem ama?" "Yok, ben de almayayım, kahveyi orta istedim, o şeker yeter bana. Dikkat etmezsem hemen kiloya dönüyor bu yaşta." "Adanın bu sakinliğini seviyorum. Hafta sonları böyle olmuyor. Bir harala gürele, insan ne dolaştığı yerin keyfini alıyor, ne yediğinin ne içtiğinin."

Burgazada 2/7

Böyle büyük büyük konuşanlardan uzak dur derdi annem. Hayatın kendisine özensiz olduğunu düşünen bir adam gibi görünmüyor oysa. Kendine haksızlık yapma döneminden geçiyordur belki. Kaç senelik karısını kaybetmiş, acısı tazedir daha.  "Bir soluklansak mı sahilde oturup?" "İyi olur, hem şu güneşin tadını çıkartalım, hep kediler mi güneşlenecek?" "Siz de sever misiniz kedileri? Benim evde üç tane kedim var." "Çok severim, ama evde bakımı zor. Kumuydu tüyüydü, onlar için de hapislik gibi bir yerde." "Benim kızlar dışarıda hayatta kalamayacak haldelerdi. İkisi görmüyor, biri sağır. Barınak gibi onlar için bir yerde." "Ne iyi etmişsiniz. Sokaktan sahiplendiniz o zaman." "Aslına bakarsanız onlar beni sahiplendi. Kör kızlarım ayaklarıma dolandı, sağır olan arabanın altındaydı. Neyse ki çalıştırmadan fark ettim."

Burgazada 1/7

Halat bağlandı, anons yapıldı, inenler inecek, binenler binecek ve yolculuk devam edecek. Kınalıdan sonra Burgaz, ardından Heybeli ve son durak Büyük ada.  Haydi bakalım Haldun Bey, tek bindiğin vapurdan bir arkadaş edinmiş olarak iniyorsun.  "Heykel değişmiş mi? Burada heykel olduğunu hatırlıyorum ama benim aklımdaki daha küçüktü." "Bilemedim, etrafa çok dikkat etmem." "Neden ki?" "Tek kelime ile cevap vermem gerekirse, özensizlik." "Neye karşı." "Yaşamın kendisine."

Ada vapuru 7/7

"Doğrusu epey şey biliyorsunuz hakkımda. Ben de emekliyim. Nermin'i kaybedeli bir seneye yaklaştı. Kanserden vefat etti. Bir kızım var, evli. Londra'da yaşıyorlar. Arada onlar geliyor arada biz, yani artık ben, gidiyorum." "Zor olmuştur eminim. Ben evlenmedim, üniversite için ayrıldım evden. O günden beri yalnızım desem yeridir." "Ne yalan söyleyeyim zor oldu, hoş oldu desem de bakmayın, zor oluyor. Şu vapur yolculuğu bile farklı, tek başına." "Öyledir herhalde. Çaylarımız biterken Kınalı'ya yaklaşıyoruz. Burgaz konusunda kararlıyız değil mi?" "Bir de seninle gezelim Sait Faik'i. İki öykü sever, bir öykü yazar olarak." "Yazmaya çalışan desek daha doğru."

Ada vapuru 6/7

"Birer çay daha içeriz değil mi Haldun Bey, ama bu sefer ben ödeyeceğim." "İçelim içmesine ama siz de ben de cam bardaksız yapamıyoruz." "Bu bardaklarımıza koydururuz." "Ne güzel düşündünüz Elif Hanım. Hiç aklıma gelmedi." "Vapurda cam bardak bulmak zor olduğu için aynı bardakta çok çay içtim. Deneyimliyim anlayacağınız." "Deneyim önemli." "Muhakkak. Sait Faik okumak dışında neler yapıyorsunuz?" "Emekliyim. Doğa yürüyüşlerine gidiyorum, kitap yazma denemeleri yapıyorum." "Şiir, öykü, roman, deneme?" "Öykülerimi bir araya getirmeye çalışıyorum. Öyle kaydadeğer bir şey olmasalar da yayınlatmaya niyetim var." "Epeydir yazıyor musunuz?" "Üniversiteden bu yana. Çoğunluğu kayboldu ne yazık ki." "Hep benden konuştuk, siz? Eşinizi kaybettiğiniz ve Sait Faik okuru olduğunuz dışında bir şey bilmiyorum hakkınızda."

Ada vapuru 5/7

Sait Faik seven birisiyle tanıştım vapurda Nermin. Bu yüzden mektubun kalanını kağıda değil aklıma yazıyorum. Senin için aldığım çay vesile oldu tanışmamıza. Bir işaret mi diyorsun. Aman canım, daha neler. Kızılcık Şerbeti'ndeki Abdullah Bey değilim ben. Senden sonra neler oldu neler dizide diyeceğim ama farklı bir şey olmadı. Oyuncular değişiyor sadece, konu hep aynı. İlk sezonda nasıl heyecanla izlemiştik. Ne senin hastalığın vardı hayatımızda ne tedavin. Güzel günlermiş, kıymetini bilemedik.  Geçmişi bırak bugünü yaşa diyor herkes. Geçmiş olmadan bugün nasıl olur mu?   

Ada vapuru 4/7

"Kınalı'ya kadar daha epey yolumuz var. Elif ben." "Memnun oldum Elif Hanım, ben Haldun. Kınalı adaya mı gidiyorsunuz?" "Yok, ilk durak orası diye öyle söyledim. Yapacak daha iyi bir şey bulamayınca adalara gideyim dedim. Düşünüyorum hâlâ hangisine gitsem diye. Siz?" "Bindiğimde kararsızdım ama sonra Burgaz'da inmeye niyetlendim. Sait Faik'in evini bir kez daha dolaşmak istiyorum. Bu ara öykülerini okuyorum yeniden." "Sait Faik'i ben de çok severim. En beğendiğiniz öyküsü hangisi diye sorsam." "Havada Bulut kitabını çok seviyorum. Siz öykü dediniz ben bir kitap söyledim gerçi." "Olsun, Havada Bulut öykülerin tümünü birlikte okuyabileceğiniz bir eser diye kalmış aklımda." "Bana da öyle geliyor. Hayat ne garip, cam bardak bitmemiş olsa Sait Faik seven iki kişi tanışamayacaktı." "Öyle gerçekten. Müzeyi gezmeyeli çok oldu.  Size eşlik etmek isterim, eğer rahatsızlık vermezsem." "N...

Ada vapuru 3/7

"Ben de bir çay rica ediyorum ama cam bardakta lütfen." "Kusura bakmayın hanımefendi. Son cam bardakları amcaya verdim. Kartonda vereyim isterseniz." "Hayallah. Yeni koydular çayları. Yanlış anlamazsanız birisi bana yeter aslında." "Yok, olur mu, iki tane aldığınıza göre diğerini de içecek vardır." "Keşke olsaydı burada. Çok severdi vapurda cam bardakta çay içmeyi. Onun anısına almıştım iki bardak çay. Çocukça bir şey belki ama işte." "Aman efendim, çocukça olur mu? Gençler anlamaz ama bana hiç garip gelmedi yaptığınız. Bilakis çok etkilendim. Sabırlar diliyorum." "Çok teşekkürler. Israr ediyorum, sizin kısmetinizmiş. Buyurun lütfen." "Çok naziksiniz."

Ada vapuru 2/7

"Kahve kartı gibi çay kartı da yapmalılar aslında. Nasıl kahve içenlere 10 kahve sonrası bir tane hediye veriyorlarsa bize de versinler." "Haklısın amcacığım. Belediyeye söyleyebilirsin talebini 153'ü ararsan kaydederler." "Aman evladım, benimki konuşmuşluk olsun diye söylediğim bir söz. Cam bardağın var değil mi? İki tane şöyle ince belli çay koyuver." "Şanslı günündesin. Son iki bardağım kalmıştı. Dağılıyor gemiye. Sonra topla toplayabilirsen. Arada kırılıyorlar. Ben de cam olmazsa içemiyorum." "Kağıt aynı tadı vermiyor." "Bence de. Buyurun çaylarınızı yan taraftan alabilirsiniz."  

Ada Vapuru 1/7

Sevgili Nermin, Sana bu mektubu ada vapurunda yazıyorum. Bakma, mektup dediğime, biliyorum gönderemeyeceğimi. Yas sürecinde iyi gelir dedi psikolog bir arkadaşım. Onun tavsiyesine uyuyorum sadece.  Şansıma hava güneşli. Aslında şansıma dediğime bakma, kasım ayı biterken nisan sonu havasını yaşamak şans değil şansızlık. Hoş, sıcaklık nisan sonunu andırıyor hatta belki mayısın ilk günleri, ama yağmursuzluğun tarifi yok.  Bugün kendime ödül verdim, adaya gideceğim. Herkes gibi sen de sorma hemen hangi ada diye. Bilmiyorum hangi adaya gideceğimi. Şehir hatlarının vapuruna bindim, dört adaya da gidecek sırayla. Hangisinde canım çekerse ineceğim.  Kınalı'dan başlayacak Büyük ada'ya kadar gidecek vapur. Sait Faik'in izinde yürümeye niyetim var, bu yüzden sanki Burgaz'da bitecek deniz yolculuğum ama göreceğiz.  Kulağıma geliyor zaman zaman sesin, bak gene duydum, Haldun Bey bir çay alsak ama cam bardakta varsa. Alalım Nermin, bir değil iki tane.

İstiklal 7/7

"Ne diyeceğim Merve. Haftaya salı akşamı bir tiyatroya davetiye verdiler. Bizim şirket sponsor olmuş. Ona gidelim mi? Öncesinde yemek yeriz. Seninle konuşmak istediğim bir şey var." "Saat kaçta ve nerede oyun?" "Gazhane'de. Akşam 8'de. Kadıköy'de buluşuruz." "Peki, olur. Ben de seninle konuşmak istiyordum." "Tamam anne, söylerim. Annem Merve kızıma selamımı söylemeden kapatma diyor. Zaten hoparlör açık anne. Sen söylesene selamını." "Hoparlör mü açık? Sevim teyzeciğim. Benden de çok selamlar." "Duydun mu anne?" "Salı günü görüşmek üzere o zaman. Saati ve yeri yazarım." "Tamam Serkan, görüşürüz."

İstiklal 6/7

"Alo Serkan. Kusura bakma, sessizde kalmış. Aradığını duymadım." "Tahmin ettim. Anneme de dedim hatta. Merve sessizde unutmuştur diye." Ah Serkan, annem de annem. Neyse Merve, erken fark ettin en azından. İş dallanıp budaklanmadan.  "Ne yapıyorsun, uygun musun? Buluşalım diyecektim." "Aslında pek uygun sayılmam. Mesaiye kalmam gerekti dün, geç çıktım işten. Bugünü evde geçiresim var." "Peki, yarın desek?" "Yarın da zor. Malum, sene sonu yaklaşıyor. Hedefleri sormaya başladılar. Biraz hazırlık yapmam gerekiyor pazartesi öncesi." "Haftaya?"

İstiklal 5/7

"Kuleye çıkalım mı?" "Parasını verip sırayı beklersen neden olmasın." "Paralı mı?" "Ne sandın. Bedava bir şey var mı bu şehirde." "Bizim Atakule de." "Galata kulesiyle Atakuleyi mi kıyaslayacaksın şimdi." "Yok kuzen. Kıyaslama değil de." "Senin bileti erkene alalım bence. Anladım, sen çok özlemişsin Ankara'yı." "Özledim valla. Sen gel, nereleri gezdireceğim sana."

İstiklal 4/7

"Şehrin öbür ucuna mal bırakmaya razıyım, şu İstiklal'e girmeyeyim de. Ama ne mümkün, her cumartesi ilk sevkiyat buraya. Neyse, yağmurdan herhalde. Bugün sakin ortalık. Araba trafiği değil, yaya trafiği büyük dert. Bir de şu turistlere fotoğraf çektirme dışında hiç bir şeye yaramayan tramvay yok mu. Anladık, raylar senin ama biz de işimize gücümüze bakacağız. Yeri geliyor giriyoruz senin yoluna. Vay, sen misin giren. Garip de bir kornası var bunların."  Amma konuştun be adam. Kafam şişti. İki dakika sus da sür şunu. İlerde sağda bak dükkan. Bekliyorlar. Keşke dilimin ucuna gelenleri sesli söyleyebilsem. "Boşver be Osman Abi. Şehrin süsleri onlar." "Tarih öğretmeniydin değil mi sen." "Sanat tarihi Osman Abi. Ama atanamayanından. Yani aslında öğretmenlik yapmadım hiç. Bu yüzden sanat tarihi mezunu daha doğru olur."  

İstiklal 3/7

"İşte meşhur İstiklal Caddemiz."  "Bizim Tunalı Hilmi gibi galiba." "İstanbul'daki her yerin Ankara'da karşılığını aramaktan vazgeçmelisin. Anın tadını çıkart." "Benziyor ama. Gerçi yedinci cadde de olabilir." "İflah olmaz bir Ankara bağımlılığı. Yapacak bir şey yok. Gelmişsin şuraya bir haftasonu için." "Ne yapayım kuzen. Ankara'da doğdum, orada büyüdüm. Her gittiğim yeri Ankara'yla kıyaslıyorum." "Aslında Ankara güzel." "Dur, sen söyleme. Güzel ama deniz yok." "Haksız mıyım?"  

İstiklal 2/7

"Aradın mı?" "Açmıyor." "Duymamıştır belki. Sessizde falan kalmıştır. Uzun çaldırsaydın." "Kendi kapanana kadar çaldırdım." "Mesaj mı atsan. Whatsapp durumuna baktın mı?" "Yok daha neler. Liseli gibi. En son ne zaman görülmüş diye mi bakacağım. Hiç işim olmaz. Aradığımı görür, isterse arar." Anneme hiç söylemeseydim keşke. Evden çıkarken soruyor haliyle. Nereye gidiyorsun, kiminle buluşacaksın. Bu yaşta annesiyle oturursan soracak elbette. Oturmayıp ne yapacaktım. Bu maaşla tek eve çıkmak kolay mı? Tek eve bile çıkamazken. Kendiyle konuşmaktan yorulur mu insan. Yoruldu, iç sesini susturdu.  

İstiklal 1/7

Yağmur sokakları ıslatmakla yetinmiş. Oysa şöyle yıkasaydı baştan aşağı. Ne güzel olurdu. Kasım ayında sıcaktan şikayet edeceğini söyleseler inanmazdı.  Müzeyi gezerken sessize aldığı telefonu titremeye başlayınca, bakışlarını nostaljik tramvaydan telefonunun ekranına kaydırdı. Ne diyeceğini bilememenin endişesiyle, hiç bir şey yapmadan bekledi bir süre. Arayanın vazgeçmesi uzun sürmüştü.  Kuleye doğru mu gitse, Taksim'e mi yönelse kararsız kaldı. Aklı telefondaydı. Bir yanı keşke açsaydım dese de ne diyeceğine karar verene kadar aramaları görmezden gelmenin daha doğru olduğunu söyleyen yanına hak verdi. Yüzleşmelerden kaçan yanı gene ağır basmıştı.  

Boşluk 7/7

"Baba?" "Merhaba kızım." "Döndün mü marketten? Neler aldın, ne pişireceksin?" "Yok yavrum. Markete diye çıkmıştım, kendimi Bursa'da buldum." "Bursa'da ne yapıyorsun Baba? İyi misin sen?" "Yok kızım, ufak bir trafik kazası geçirmişim. Ama endişe etme, gerçekten iyiyim." "Alo Baba, Serap verdi telefonu hemen bana. Ne oldu, nasıl oldu?" "Ah Mert sorma. Serap iyi mi?" "İyi iyi, asıl sen anlat." "Böyle sizi rahatsız etmek istemezdim ama yaralanmalı trafik kazası olunca aileye haber vermeden olmaz dediler. En azından ben arayayım da sesimi duyun rahatlayın dedim." "Ne kazası baba, Serap bilet alıyor şimdi ilk uçağa. Yarın oradayız." "Kısa bir mola vermiştim, sonra bu yollar neden böyle boş diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bir de baktım ambulanstayım. Düz yolda, refüje çıkmışım. Sonra bir kaç takla." "Takla mı?" "Sorma, araba haşat olmuş. Polisler de hay...